2018 Salomon Cappadocia Medium Trail (CMT)

BEYİN GÜCÜYLE KOŞMAK

If you don’t rule your mind, your mind will rule you! / Eğer zihnini yönetmezsen, zihnin seni yönetir!

Geçtiğimiz hafta sonu (20 Ekim 2018) düzenlenen ve 75 ülkeden yaklaşık 2000 sporcunun katıldığı Salomon Cappadocia Ultra Trail yarışı 63K “Medium Trail” kategorisinde koştum ve parkuru 11:38:09 süre ile tamamladım.

Bu yarış mesafe ve süre olarak benim en uzun yarışım oldu.

Yarış diyorum ama orada hiç kimseyle yarışmıyordum, sadece kendimle yarışıyordum. Amacım parkuru verilen maksimum süre içerisinde sağlıklı bir şekilde tamamlamaktı ve amacıma ulaştım.

Kapadokya Ultra Trail organizasyonunun bu yıl beşincisi düzenleniyor ve bu benim dördüncü katılışım. Daha önceki üç sene ‘kısa’ parkur olarak adlandırılan 30K (aslında ilk yıl 37K, sonra 35 bu yıl da 38K oldu) kategorisinde koştum ve her seferinde koşuculara parkuru tamamlamaları için verilen maksimum süreyi (cut-off time) aştığım için bir anlamda başarısız oldum.  Yenilen güreşçi güreşe doymazmış sözündeki gibi ya da Samuel Becket’in ünlü sözündeki gibi “…daha iyi yenil”mek üzere bu sene 63K kategorisine kaydoldum.

Koşanlar bilir ama koşmayanlar için kısaca açıklayayım: Koşucular-genelde- sezon başında o yıl boyunca hangi yarışlara katılacaklarını ve bu yarışların hangilerinin hedef yarış hangilerinin antrenman amaçlı hangilerinin de eğlence (!) amaçlı olduğuna karar veriler. Yani kendilerine aşağı yukarı bir yarış takvimi çıkartırlar. Ben de senenin başında Kapadokya Ultra 63K’yı hedef yarışım olarak kafama koymuştum. Tabii bu hedefleri koymak yetmiyor ona göre bir plan-program yapmak ve iş ve özel yaşamınız el verdiğince bu plana uygun antrenman yapmak gerekiyor.

Sene başından bu yana önce profesyonel bir antrenörle (Fatih Buzgan) daha sonra da kendi kendime yaptığım bir programla bu yarışa hazırlanmaya çalıştım.

Yılın ilk yarışı olarak mart ayında Efes Ultra’da 54K koştum ve benim için oldukça iyi bir sürede bitirdim.

Daha sonra Nisan ayı sonunda Rodos Yarımaratonu’na katıldım. Hava sıcaklığının benim için çok yüksek olduğu bir yarıştı. İstediğim kadar iyi koşamadım ama bitirdim.

Daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Mayıs ayında düzenlenen 19 Mayıs Yol Koşusuna (10K) katıldım.

Kapadokya 63K’ya katılmayı sene başından beri planlıyordum ama yarış kaydımı ancak 21 Temmuz’da yaptım çünkü Haziran ayında yaşadığım bazı ailevi durumlar nedeniyle yarışa katılıp katılamayacağımdan emin değildim.

Yarış kaydımı yaptıktan sonra elimden geldiğince antrenman yapmaya başladım. Ancak ne kadar istesem de 63K koşmaya yetecek kadar uzun koşular yapamadım. Eylül ayında (2 Eylül) düzenlenen 9 Eylül Yarımaratonuna (Badwater tadında YM) da antrenman amaçlı olarak katıldım.

Kapadokya öncesi son uzun antrenman olarak da son anda aldığım bir kararla Frig Ultra 54K’ya kayıt oldum. Ancak o yarış da planladığım gibi gitmedi. Yarıştan bir gece önce başlayan hafif mide bulantısı yarış boyunca giderek arttı ve içtiğim suyu bile midem kaldırmaz hale geldi. Yürüye yürüye 23K finish noktasına geldim ve orada yarışı bıraktım. Böylece ilk kez bir DNF deneyimi yaşamış oldum.

Sağlıklı olsam çok rahat bitirebileceğimi bildiğim bir yarışı bırakmış olmak moralimi oldukça bozdu ama yapacak bir şey yoktu. Mesafeleri uzatamasam da koşulara -plansız bir şekilde- devam ettim.

Şimdi bakıyorum da sene başından yarış tarihine kadar geçen sürede toplam 1604 km koşmuşum, toplam 24200m yükseklik kazanımı olmuş ve arada bindiğim bisiklet de dahil olmak üzere antrenmanlara yaklaşık 230 saat zaman ayırmışım. Ama yarışa başlarken hazır mıydın derseniz cevabım HAYIR!

YARIŞ

Sonunda seyahat günü geldi çattı. Yarıştan bir gün önce Cuma günü saat 15:30 civarı Kayseri’ye indim ve yarış organizasyonunun ayarladığı ücretsiz servis hizmeti ile sorunsuz bir şekilde otelime ulaştım. Hemen bavulumu otele bırakıp, yarış için zorunlu malzemeler ile birlikte kayıt merkezine ulaştım. Çok hızlı bir şekilde malzeme kontrolünün ardından yarış kitimi alıp yol üstündeki marketten su, soda, muz vb. gibi yarışta ve sonrasında kullanacağım birkaç ihtiyacımı aldıktan sonra elimdekileri bırakmak üzere tekrar otele döndüm. Ardından yarış brifingine katılmak üzere tekrar kayıt merkezine geçtim.

Brifing çok uzun sürmedi ardından oradaki diğer koşucularla birlikte “makarna partisi”ne katılmak üzere ertesi gün startın verileceği noktanın yanında hazırlanan beslenme alanına geçtik. Ancak çok ilginç bir makarna partisiydi çünkü menüde makarna yoktu! Bulgur pilavı, salata ve türlüden oluşan yemeğimi hızlıca bitirip dinlenmek üzere hemen otelime çekildim.

Odamda yarışta giyeceğim kıyafetlerimi hazırladım. Kullanacağım koşu yeleğinin ( running vest) ceplerine enerji jellerini ( 3 tane mi jel taşısam 5 tane mi derken yanıma üç tane jel almışım ama yarışta beş tane jel taşıdığımı düşünerek tükettiğim için başıma gelenleri aşağıda anlatacağım) Sularımı doldurup batonlarımı da hazırladıktan sonra yatışa geçtim. Eskiden yarış öncesi gece heyecandan uykusuzluk problemi yaşardım ama magnezyumun iyi bir uyku verici olduğunu öğrendiğimden beri 1 paket toz magnezyumu yarım bardak suda eritip içiyorum. Sonra gelsin mis gibi uyku 🙂

Yarış sabah yedide başlayacaktı, saat beşte uyandım son hazırlıklarımı tamamlayıp giyindim ve batonlarımı alıp start noktasına geçtim.

AKIL OYUNLARI

Yarışta dinlemek üzere kendime Spotify’da yüksek ritimli bir şarkı listesi hazırlamıştım. Startla birlikte ilk dinleyeceğim şarkıyı ayarlayıp kulaklıklarımı taktım ve start koridorunun ortalarında bir yerde beklemeye başladım.

Yarış başlamadan beş-on dakika önce istediğim şey oldu ve çok hafiften yağmur çiselemeye başladı. Bu iyiye işaret diye düşündüm, yarışta hararet yapıp motoru yakmayacağım 🙂

Start ile birlikte kendimi kalabalığın akışına bırakıp yarı koşar yarı yürür bir şekilde ilk yokuşa ardından da single track hale gelen patikaya giriyoruz.

Saatimden kalp atışlarıma bakıyorum kafamda 165 bpm’yi aşmadan sakin koşmayı planlamış olsamda start heyecanı ve ilk yokuşun etkisi ile çoktan 170’lerin üzerini buluyor. Bu noktada aklımda hep “rule your mind” sözü takılı, “sakin ol, sakin ol” telkinleri ile kulağımdaki müziğe odaklanarak kalp atışlarımı bir nebze de olsa düşürmeye çalışıyorum.

Geçmiş üç yılda koştuğum 30K parkuru ile 63K parkuru büyük ölçüde aynı, bu yüzden geçtiğimiz yerleri artık neredeyse ezbere biliyorum. Yarış brifinginde açıklanan parkurdaki ufak tefek değişiklikleri de fark ediyorum ve en sevindiğim değişiklik ipli inişin olduğu bölüme merdiven ve korkuluk yapıldığını görmek oluyor. Önceki üç 30K denememde ipli iniş bölümünde neredeyse en az 15’er dakika kaybım oluyordu. Yavaş bir koşucu olduğum için benim gibi en yavaşların olduğu arkadaki gruba takılıyor ve bu ip inişinde cebelleşen acemilerin de etkisi ile yarıştan iyice kopuyordum. İkinci güzel değişiklik de dar bir boğazdan tek kişinin bile zor geçebileceği minik merdivenlerle yapılan dik iniş bölümünün tamamen rotadan çıkartılmış olması idi.

1DXM0851

Pek öyle elle tutulur bir yarış planım yoktu doğrusu, tek hedefim vardı cut-off’tan önce bitirmek bunun için de her istasyon için belirlenen cut-off sürelerinden önce istasyonlara ulaşıp çok fazla oyalanmadan istasyonlardan ayrılmayı planlamıştım. İlk istasyon olan İbrahimpaşa (10,8K) istasyonuna 1:32:42’de ulaştım, yanıma aldığım suları henüz tüketmemiştim, eksilen sularımı tamamlayıp ağzıma birkaç kraker atıp fazla vakit kaybetmeden koşmaya devam ettim. Sonraki istasyon olan Uçhisar’a mesafe 17 kilometreydi ve yağmur kesilmiş hava ısınmaya başlamış ve oldukça nemli bir hal almıştı. İkinci istasyon Uçhisar’a kadar tüm sularımı tükettim (1,5 litre). İstasyona varınca yarımşar litrelik üç suluğumu biri su-kola-limon-soda karışımı olacak şekilde doldurup, biraz kraker, bir helva ve biraz sıcak çorba-ekmek atıştırıp yine fazla oyalanmadan istasyondan ayrıldım (27,6K; 4:26:57).

Üçüncü istasyon Göreme’ye (35,3K) 5:55:44 sürede ulaştım (cut-off süresi 7 saat). Önceki yıllardaki 30K sürelerim düşünüldüğünde buraya kadar oldukça iyi gelmiştim ama yarışın asıl zorlu bölümleri buradan sonra başlıyormuş. Sonraki istasyona mesafe çok fazla gibi görünmese de önümde iki büyük tırmanış vardı. Burada önce bir tuvalet molası verip sonra bir şeyler atıştırıp yine fazla oyalanmadan ayrıldım. 48K’daki dördüncü istasyon Çavuşin bir türlü gelmek bilmedi, her ne kadar iki istasyon arası 12,7 kilometre olsa da ben bu mesafeyi 2 saat 34 dk’da geçebildim (8:29:50).

Çavuşin’den sonra yarışın en dik tırmanışlarından biri başlıyordu, çok kısa bir mesafe içinde çok dik bir tırmanış yapmak gerekiyordu tıpkı VK (vertical kilometer)  yarışlarındaki gibi…Burayı geçerken organizatörler seneye bu bölümde bir VK yarışı düzenlesinler diye düşündüm 🙂 Tırmanış bitip Akdağ’ın tepesindeki düzlüğe geldiğimde tüm enerjim tükenmişti, müzik dinlediğim için cep telefonumun şarjı da çok az kalmıştı. Koşu yeleğimin arka cebinde olduğundan emin olduğum son iki enerji jelini ve telefon yedek şarjını almak üzere tepede durup yeleğimi çıkarttım. Yorgunluktan ve terleme ile kaybettiğim elektrolitleri yeterince ikame edemediğimden olsa gerek kafam bulanmıştı. Belki 5dk kadar yeleğimin arka cebinde jel aradım. Elbette orada olmayan bir şeyi bulmama imkan yoktu ama bulanık kafam olmadığını kabul edemiyordu. Sonunda durumu kabullenip yedek şarjın kablosunu telefonuma taktım ama o da şarj etmiyordu kısacası tamamen boş yere zaman harcamıştım ve moralim bozulmuştu. Kendi kendime “yoksa yok ne yapalım, sonraki istasyonda iyice beslenirsin” diyerek moral bulmaya çalışıp yoluma devam ettim. Tırmanışın ardından son ara istasyon olan Akdağ’a istasyonun kapanmasına yaklaşık 22 dakika kala vardım (54,7K; 10:08:18). İstasyondaki gönüllüler gayet haklı olarak yorgun ve artık bitse de gitsek havasındalardı (ya da o yorgunlukla bana öyle geldi). İstasyondaki yiyecekler neredeyse tükenmek üzereydi. Sularımı tazeleyip, su-kola karışımı içtim, biraz tuzlu kraker yiyip çeyrek muz alarak istasyondan ayrıldım. İyice yorulmuştum ve önümde koşmam gereken yaklaşık bir 10 kilometre daha vardı.

Yarışta alınan kararlar yarışta kalır/ What happens in Vegas…

Uzun yarışların genelde son on kilometrelik bölümü benim için mental olarak kendimle hesaplaşma, kendime kızma, kendime sözler verip daha sonra uygulamayacağım kararlar alma bölümü oluyor. Bu yarışta da öyle oldu. Fiziksel yorgunluk yanında zihinsel bulanıklığın da artması ile önce kendimle kavga etmeye başladım “senin ne haddine 63K lık yarışa kaydoluyorsun?, 38K senin neyine yetmedi?” “Sanki 30K’ları cut-off öncesi bitirmiş gibi bir de daha uzununa göz dikiyorsun” (kendime kızma). Bir yandan aklımdan bunlar geçerken bir yandan da “if you don’t rule your mind…” “zihnine hâkim ol, çıkar bu negatif düşünceleri” diye telkinlerde bulunuyorum. “Topu topu 3 yarı maraton ardarda koşmak değil mi? ” Hayır değil çünkü burada bir de tırmanışlar-inişler var” (kendimle kavga) ” bundan sonra maratondan daha uzun mesafeli bir yarışa kaydolmayacağım, hatta en iyi sadece yarımaraton koşmak.” ( alınan kararlar-tutulmayacak sözler)

“BİTİRDİM, BİTİRDİM”  VE YELEK ÖNEMLİ

Böyle böyle kendimle kavga ederek çoğu zaman tek başıma ilerledim. Sanırım son 4 kilometreye girerken single track bir bölümde üç kişi arkalı önlü gitmeye başladık. Arkamdaki koşucuya “isterseniz geçin” diyerek hafifçe sağa yanaşarak koşmaya (artık o andaki hızımı ne kadar koşmak denebilirse) devam ettim. Bana “yoo böyle iyi, ben ensenizde nefes alıp vermeye devam edeceğim” diye şaka yaptı ve “burnum kırık kusura bakmayın o yüzden böyle nefes alıyorum” diye de ekledi. Bu arada yol genişledi ve ben önümdeki koşucu (Tamer (KURT) ile yan yana koşmaya başladım. Sohbet olsun diye “nereden geldiniz?” diye sordum. “İstanbul’dan” diye cevap verdi, doğal olarak o da bana “siz nereden?” diye sordu. Ben “İzmir’den” diye cevap verince ensemizdeki koşucu (Semih ÇOKÇEKEN) “öyle mi ben de İzmir’den diyerek yanımıza geldi. Biraz daha sohbet edince aynı kulübe üye olduğumuz ortaya çıktı (yaklaşık iki ay önce Gaziemir Atletizm Spor Kulübüne üye olmuştum). Böylece üç kişi “kaç kilometre kaldı?, başka tırmanış var mı?, işaretler nerede?, buradan mı döneceğiz? vb. klasik muhabbetlerle yarışın son bölümlerini beraber koştuk. Yarışın son bölümü olan Ürgüp’e girdikten sonraki yokuş aşağı bölümde Semih Bey’in arkadaşı onu karşıladı ve bizi bırakıp arkadaşı ile beraber önümüzden finishe ulaştı. Tamer Bey’e “finishe ayrı ayrı girelim, siz önden gidin deyip hafiften yavaşladım. O da finish çizgisinden geçtikten sonra kalan son gücümle koşmaya başladım. Finish takının iki yanındaki seyirciler gelen koşucuları alkışlıyor, bravo diye bağırıyorlar ve panolara vurarak çok güzel bir karşılama yapıyorlardı. İşte böyle bir ortamda kollarımı iki yana açıp “bitirdim, bitirdim” diye bağıra bağıra, yarışa başladıktan 63,5 kilometre  ve 11 saat 38 dakika 09 saniye sonra yarışı tamamladım. Takı geçer geçmez boynuma “finisher” madalyasını taktılar. Ama benim gözler “finisher yeleği” nerede veriliyor diye arıyordu 🙂 Şansa bakın ki bu sene yelek değil ceket veriyorlarmış.

IMG_6622

Teknik Not

Dördüncü kez katıldığım Kapadokya yarışında ilk kez hiç ayakta su toplanması, tırnak sorunu yaşamadan bitirdim. Nike Air Zoom Wildhorse GTX ile koştum, tavsiye ederim.

Organizasyon Notu

Tüm organizasyon ve gönüllü ekibine teşekkürler. Tek bir konuda tavsiyede bulunabilirim; ödül törenindeki görevli sunucuyu değiştirsinler.

IMG_6616

Strava kaydım

Relive videom

2018 yılı tüm sonuçlar için

 

Advertisements

2016 Asics İznik Ultra Dağ Maratonu

Aşağıda okuyacaklarınız kırk beş yaşında, yaklaşık iki senedir düzenli koşmaya çalışan, biraz (!) kilo fazlası olan ve ilk ultra koşusunu (42,195km üzeri) tamamlamış bir kadının deneyimleridir. Anlatılanlar tamamen kişisel deneyim, duygu ve düşüncelerden ibaret olup herhangi bir bilimsel yanı bulunmamaktadır 🙂

Read with caution!

Hazırlık

Ben İznik Dağ Maratonuna okuyarak hazırlandım.

Evet, yanlış okumadınız, dağ maratonuna koşarak değil okuyarak hazırlandım. Elbette sadece okumadım koştum da ama hazırlık sürecimde galiba okumaya koşmaktan daha fazla zaman harcadım. Bol bol yarış raporları okudum, yerli ve yabancı koşu dergilerindeki makalelerden tutun da Koşu Forumdaki yorum ve değerlendirmelere kadar her şeyi okudum. Okumak da yetmedi İznik Ultra ile ilgili Youtube’da ne kadar video varsa izledim. Yani yarışa fiziksel olarak hazırlanmaktan çok zihinsel olarak hazırlandım diyebilirim. Geriye dönüp baktığımda bu zihinsel hazırlık süreci sayesinde yarışı tamamladım diyebilirim. Çünkü bedeniniz iflas edip çökmeye başladığı anda zihinsel gücünüz devreye giriyor, eğer zihinsel olarak güçlü değilseniz o noktada zihniniz sizi yarışı bırakmaya ikna ediyor. Bu konuda internet ortamında dolaşan çok sevdiğim bir mantra var: “Zihni motive edin, beden onu izleyecektir (Motivate the mind, the body will follow)”

IMG_1267

Yeme-İçme

Ultra-marathons are “eating and drinking contests with a little exercise and scenery thrown in” Christopher McDougall, Born To Run

Ultra-maratonlar aralara biraz egzersiz ve manzara serpiştirilmiş yeme ve içme yarışmalarıdır. Christopher McDougall, Koşmak İçin

Christopher McDougall haksız değil, ultra maratona sadece koşarak hazırlanılmıyor; yarış öncesinde, yarış sırasında ve sonrasında neler yiyeceğini planlamak gerekiyor. Yarış öncesinde (benim çok sevdiğim bölüm) carb-loading yapmak yani bol bol karbonhidrat ağırlıklı beslenmek gerekiyor. Tabii bu işi çok abartırsanız yarışa 3 kg fazla ağırlıkla başlama tehlikesi de var. Benim gibi kısa (50K) ve yavaş koşanların bu işi çok abartmamasını öneririm.

Yarış sırasında tüketmek üzere yanıma şunları aldım:

  • 1 tane tuzlu eti çubuk kraker (yarısını yiyebildim)
  • 4 tane hurma
  • 2 tane kos helvalı bar (A101’den) (sadece birini tükettim)
  • 1 tane susamlı bar (A101’den)
  • 2 tane enerji jeli (sadece birini tükettim)
  • Tuz kapsülleri
  • Ağrı kesici (ayaklarımın altı su toplayıp acı artınca toplam 4 tane içtim)

Kıyafet, Çanta, Ayakkabı

Christopher McDougall’ın yukarıdaki sözüne ben de şunu eklemek istiyorum: Ultra-maratonlar biraz da kıyafet balosu gibi… Kadın-erkek tüm sporcular için yarış sırasında hangi taytı, şortu, tişörtü giyeceği, hangi çantayı kullanacağı, hangi ayakkabılarla koşacağı çok önemli. Tüm bunları günler, hatta haftalar önceden planlamanız, eksik malzemeleriniz varsa almanız gerekiyor. (Tabi yarıştan bir iki gün önce bu malzemeleri yan yana koyup fotoğrafını çekmek ve instagramda- facebookta paylaşmak da bu işin geleneği ) Bu hazırlıklar önemli çünkü seçtiğiniz kıyafet, ayakkabı ve çanta ya sizi sağ sağlim (sakatlanmadan) finish’e taşıyacak ya da irili-ufaklı problemler yaratıp yarışınızı zehir edecek. Bunların önemini en iyi yarış sonrasında tırnaklarını kaybeden, sürtünme yüzünden göğüs uçları veya kasıkları yara olan sporcular bilir.

Bu arada yarış web sayfasında yayımlanan zorunlu malzemeleri de unutmamalı. Naçizane size tavsiyem; zorunlu malzemeleri tartışmaya açmadan istenildiği şekilde hazırlayın. Ortaya çıkabilecek en olumsuz şartlar düşünülerek zorunlu tutulan bu malzemeler, zamanı geldiğinde işinize yarayacak, çünkü ultralarda her şey planladığınız gibi gitmeyebiliyor. “Ben nasıl olsa karanlığa kalmadan bitiririm, kafa lambası taşımasam olmaz mı?” diye düşünebilirsiniz, düşünmeyin!

Ben 2016 Asics İznik Ultra Dağ Maratonunda aşağıdaki malzemeleri kullandım:

  • Suunto Ambit 3 Peak saat
  • Salomon Speedcross 3 CS ayakkabı
  • Adidas koşu çorabı (siyah, kısa)
  • Adidas Bermuda pantolon (cepleri olduğu için en sevdiğim taytım)
  • Nike sports bra
  • Domyos atlet
  • Adidas climacool tişört
  • Raidlight TrailRunning Pack sırt çantası (içine su kesesi koyarak modifiye ettim)
  • Decatlon Şapka ve buff

Kıyafet ve özellikle ayakkabı tercihleri tamamen kişiye özgü, şu veya bu marka ya da modeli tavsiye etmek doğru olmaz, tek tavsiyem arazi koşullarına uygun ayakkabı seçilmeli…

IMG_1231[1]

Koşu

İznik Ultra web sayfasında İznik Dağ maratonu şöyle tanıtılıyor:

“Narlıca’dan İznik’e tepelerdeki patikaları kullanan bu yarış parkuru yaklaşık 50km mesafede 1700 metre tırmanış ve iniş içerir. İznik Ultra parkurunun son 49km’sini kullanır. Rota genellikle düzgün toprak yollar ve dar patikalar kullanır. Zaman zaman teknik ve zorludur. Harika doğal güzellikler, yerel kültür ve tarihi miras manzaraları içinde koşulur… Parkur Zaman Sınırı – 9.30 saattir. (aynı gün 20:00’da biter)”

Tarih yaklaştıkça sık sık İznik Ultra web sayfasını ziyaret ediyor, Google Maps üzerinde rotayı inceliyor, zihnimde rotayı nasıl koşacağımı canlandırmaya çalışıyordum. Rotayı saatime de yükledim ama saatimdeki rotayı açmadan (rota işaretlerini takip ederek) koştum. Kafamda, en iyi şartlarda 8 en kötü ihtimalle 9 saatte bitirmeyi planlamıştım. Tabii dediğim gibi hiçbir şey planlandığı gibi olmuyor. Çeşitli nedenlerden ötürü yarışı 10:28:48 süre ile bitirdim. Peki 10:30’daki başlangıçtan 20:58’deki finish’e kadar geçen sürede neler oldu?

Önceki gece 00:00’da eşim Yücel Kalem’i 130K startında uğurlayıp çadıra dönmüş ama rüzgar, sert zemin ve biraz da yarış heyecanı yüzünden çok iyi uyuyamamıştım. Sabah fazla ayakta kalmamak için erkenden uyanmış olsam da çadırdan çıkmayıp uzandım. Saat 07:30 gibi çıktım, elimi yüzümü yıkadım, bir şeyler atıştırıp giyindim. Saat 08:30 gibi yarışmacıları start noktası olan Narlıca kasabasına taşıyacak otobüslerin kalktığı noktaya gelip beklemeye başladım. Biraz sonra benim gibi 50K koşacak olan Bülent (Karadağ) ve onu yarışa uğurlamak üzere gelen eşi Gönül ile buluşup saat 09:00 gibi servise binip Narlıca’ya doğru yola koyulduk. Saat 10:30’daki starta kadar bir saate yakın zaman vardı. Aynı zamanda 130K ve 80K koşucularının kontrol noktası olan Narlıca’daki köy kahvesine oturup geçen koşucuları izlemeye başladık. Kontrol noktasındaki görevlilerden o saate kadar sadece 3 tane 130K koşucusunun geçtiğini öğrendim. Eşimi merak ediyordum ama o anda Narlıca’ya ne kadar uzaklıkta olduğunu tahmin etmeme pek imkân yoktu. Biz start alana kadar 2-3 koşucu daha geçti. Başlayan anonslarla birlikte başlangıç noktasının arkalarındaki yerimi alıp beklemeye başladım.

En büyük kaygım hava sıcaklığı ve koşarken düşme ihtimaliydi. Sıcaklık konusunda elimden gelen pek bir şey yoktu, tedbir olarak yanıma şapkanın yanı sıra ıslatıp boynuma koymak üzere buff da almıştım. Gördüğüm her çeşme, her su birikintisinde durup şapka ve buff’ı ıslatmayı planlıyordum, öyle de yaptım. Düşme konusunda ise sicilim pek temiz değildi 🙂 Düz yolda bile düşmeyi becerdiğim, mutfakta iş yaparken elimi sık sık kestiğim hatta her ütü yapışımda kendimi yaktığım için eşim beni ‘sakar’ olarak nitelendiriyordu. Geçen yıl Kapadokya 36K yarışından 3 hafta önce düşüp sağ dizimi incitmiş ve yarışı o sakat dizimle bitirmiştim. Son olarak Ocak ayının sonlarında Buca Kaynaklar’da yokuş aşağı koşarken sağ elimin üzerine düştüm ve el bileğim çatladı.

Neyse ki koşmaya başlayınca tüm kaygılarımı unutup rotaya odaklandım. Geçen yılki rotayı bilmediğim için yeni eklenen bölümler ile ilgili bir karşılaştırma yapmam mümkün değil ama genel olarak rota bir trail koşusunda olması gerektiği gibiydi… bol trail ve minimum düzeyde asfalt.

IMG_1274

Zaman nasıl geçti ve ilk kontrol noktası Müşküle köyüne nasıl vardım anlamamıştım. Müşküleli kadınlar, yaşlı teyzeler ve küçük çocuklar evlerin gölgelerinde oturmuş, geçen koşuculara bakıyorlardı. Bazıları laf atıyor ‘kolay gelsin’, ‘dur bi soluklan’ vb şeyler söylüyor, bazıları ise sadece göz ucuyla bakıp elindeki işi/oyayı yapmaya devam ediyordu. Müşküle’nin dillere destan desteğini göremeyince hava sıcak olduğu için çoğu insan evlerinde herhalde diye düşündüm. Müşküle’de suyumu yenileyip, hemen tuvaletin yerini sordum, bana gösterdikleri tuvaleti kullanıp yoluma devam ettim. Yarış öncesi planlarıma kıyasla buraya 30 dk gecikmeli gelmiştim ama bunu havanın sıcak olmasına verip çok dert etmedim.

Müşküle-Süleymaniye arası en fazla tırmanışın olduğu bölümdü ve günün en sıcak saatleriydi (yaklaşık saat 12:45-15:15 arasında yapmışım bu tırmanışı). Hava sıcaklığı, kendini hissettirmeye başlayan yorgunluk ve tırmanış beni oldukça yavaşlattı. Süleymaniye’deki İkinci kontrol noktasına varmadan hemen önce köy kahvesindekilere tuvaleti sordum ve kontrol noktasına varmadan hemen tuvalet ihtiyacımı giderdim. Kontrol noktasında iki tanıdık yüz Mert (Derman) ve eşi Başak’ı görmek moralimi yükseltti. Burada ayaküstü bir şeyler atıştırdım, yaklaşık iki bardak kola-su karışımı içip, biraz tuz yalayıp; kontrol noktasının karşısındaki çeşmede şapka ve buff’ımı ıslatıp yola koyuldum. Kontrol noktasındaki gençlerin kendi aralarında ‘en iyi kontrol noktası seçimi olacakmış’ diye konuştuklarını duyunca benim oyum size en iyi kontrol noktası burası diyerek oradan ayrıldım.

Süleymaniye’den sonraki kısa tırmanış bölümünde yarışın sonraki bölümlerinin neredeyse tamamını birlikte koşacağımız (kayıtdışı yarışmacı) Muharrem Tuna bey ile karşılaştım. Aslında Süleymaniye’den sonra ipod’umu açmış, kulaklığımı takmış müzik dinleyerek yoluma devam etmeyi planlıyordum. Ama Muharrem Bey anlatmaya başlayınca, müziği kapadım. Bursa’dan gelmiş, iki kez kalp sorunu yaşamış, sağlık raporu almaya fırsat bulamadığı için yarışa resmi kaydını tamamlayamamış (kalp hastası olduğu için kalp doktorundan koşabilir raporu alması gerekiyormuş). Yarışın bundan sonraki kısmında zaman zaman ben hızlanıp kopmaya çalışsam da çoğu zaman Muharrem Bey ile birlikte ilerledik. Bu arada 130K koşucularından İstanbul Çekmeköy grubu (bir çoğunu Strava’dan tanıdığım İlker Laçalar, Dinçer Köse, Aytuğ Çelikbaş, ve adlarını bilmediğim iki kişi daha) ve bir kaç 80K koşucusu bizi geçti.

IMG_1276

Bu arada zaman geçiyor ve bende 3. Kontrol noktası olan Derbent’e cut-off zamanından önce ulaşamama kaygısı artıyordu, çünkü Derbent cut-off saatini 18:00 olarak yanlış hatırlıyordum. Derbent yolunda karşılaştığımız birkaç kişi de ümidini yitirmiş bir biçimde yavaşlamış ve ‘cut-off’a yakalandık, Derbent’e zamanında ulaşsak bile İznik’e zamanında varmamız mümkün değil’ şeklinde konuşarak ilerliyorlardı. Saat 18:00’e dakikalar ve Derbent’e yaklaşık 3-4 km kala ben kafayı sıyırmışçasına delice koşmaya başladım, içimden ‘ben bu yarışı bitirmeye geldim, cut-off falan beni ilgilendirmez, ben bu yarışı bitireceğim’ diye geçiriyor, bir yandan da ağrıyan bacaklarımı ikna etmek için sevgili eşim Yücel’in de sık sık tekrarladığı H. Murakami’nin aşağıdaki sözünü düşünüyordum:

 “Acı kaçınılmazdır. Acı çekmek seçime bağlıdır. Diyelim koşuyorsunuz ve ‘Ah, canım yanıyor, daha fazla dayanamayacağım diye düşünüyorsunuz. ‘Canın yanması’ yadsınamaz bir gerçektir, ancak buna daha fazla dayanıp dayanamayacağı koşucunun kendisine bağlıdır.” – Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım

“Pain is inevitable. Suffering is optional. Say you’re running and you think, ‘Man, this hurts, I can’t take it anymore. The ‘hurt’ part is an unavoidable reality, but whether or not you can stand anymore is up to the runner himself.” Haruki Murakami, What I Talk About When I Talk About Running

Derbent kontrol noktasına 18:17 civarında ulaşıp, cut-off’a yakalanmadığımı anlayınca yeniden umutlandım. Muharrem Bey otur, dinlen diye ısrar etse de ben yine ayakta bir şeyler atıştırdım, görevlilere ekmek var mı diye sordum ama yoktu. Muharrem Bey çantasındaki ekmeği çıkartıp bana verdi. Bu ekmekle kontrol noktasındaki siyah zeytinlerden bolca yedim. Burada yolda bizi geçen Çekmeköy grubu 130K koşucuları oturmuş bir şeyler yiyorlardı. (Bir Güldan klasiği olarak yine tuvaletin yerini sordum ve ara sokakta gösterdikleri izbe bir tuvalette işimi gördüm) Tuvaletten çıktığımda Çekmeköy grubu çoktan oradan ayrılmıştı. Muharrem Bey hazırlanmış beni bekliyordu. Biraz daha hızlanmış olarak yola yine beraber devam ettik. İçimden çok yavaş ilerlediğim, tırmanışlarda çok oyalandığım için kendime kızıyor bir yandan da ‘Keep calm and carry on (sakin ol ve devam et) mantrasını tekrarlayarak olan oldu geçmişi düşünme ilerlemeye devam et diye kendimi motive etmeye çalışıyordum.

IMG_1281

Bu arada hava kararmaya başlayınca durup reflektif yelek ve kafa lambamı çıkardım. Hava tam kararana kadar kafa lambamı takmadım, elimde taşıdım. Bu arada yolda karşılaşıp birlikte koşmaya başladığımız genç bir koşucuya (yaşını sormuştum 25miş) -içimden – Muharrem Beyi emanet edip onlardan ayrıldım. Yokuş aşağı koşma konusunda sıkıntım olmadığı için arayı biraz açtım. Bu arada hava tamamen karardı ve rotanın dağ kısmı bitip İznik girişi öncesi yol, taş ve çakıl kısmı başladı. Artık iyice yorulmuş ve yarışın tamamı için verilen cut-off süresini çoktan aşmıştım. Koşmayı bırakıp elimden geldiğince hızlı şekilde yürümeye başladım. Son kilometreleri zaman zaman kendime öfkelenerek (zamanı iyi kullanamadığım için) zaman zaman da ‘az kaldı, bitireceksin, zaten bitirmek için koşmuyor muydun?’ diye kendimi motive ederek şehre girdim. Yarıştan ve yarışmacılardan bihaber İznik halkının yanından kah koşarak kah yürüyerek geçtim.

Finish noktasına yaklaşırken alkışlar, destekleyenler arttı ben de son gücümü kullanıp son metreleri koşarak finish çizgisini geçtim. Cut-off süresini aştığım için bitirme madalyası vermezler diye düşünürken boynuma İznik çinisinden yapılma finisher madalyası asılınca tüm acılarımı unuttum.

Sonuç

Yarışı 10 saat 28 dakika 48 saniyede tamamladım. Genel sıralamada 50K yarışını tamamlayan 198 kişi arasında 175., bitiren 50 kadın arasında 39. ve 45+ yaş grubu 10 kişi içinde 7. oldum.

Daha iyi olabilir miydim? Bilemiyorum, belki…ama bir dahaki sefere daha iyi olmaya çalışacağımı biliyorum.

IMG_1282

sonuc

Tüm sonuçlara ulaşmak için tıklayın.